Paparazzi-Savar

Tanımadığınız kişilerin fotoğrafınızı çekmesini engellemek için çok basit bir şekilde güneş gözlüğünüze yapacağınız ilginç bir eklenti yeterli olacak...Ayrıntılar "Bilişim Rüzgarı" programı yayın videosunda..

Tunus


Belgeseli tam ekran izlemek için TIKLAYIN

Wanted

Yönetmen: Timur Bekmambetov
Senaryo: Michael Brandt, Derek Haas
Oyuncular: James McAvoy, Morgan Freeman, Terence Stamp, Common, Angelina Jolie
Filmin Türü: Aksiyon, Gerilim
Orijinal Adı: Wanted
Yapımcı Firma: Kickstart Productions
Yapım Yılı: 2008
Yapım Ülkesi: ABD
Orijinal Dili: İngilizce
Resmi Sitesi: http://www.wantedmovie.com/
Dağıtıcı Firma: UIP Filimcilik
Vizyon Tarihi: 27.06.2008
Filmin Konusu: Atonement filminin başrol oyuncusu ünlü aktör James McAvoy'un oynadığı ve sexi yıldız angelina jolie'nin başrollerini paylaştığı Wanted 2008 27 haziranda sinemalarda. Yönetmenliğini Rus sinemasının gelişmesinde büyük payı olan Timur Bekmambetov'ın yaptığı ve ünlü aktörler Morgan Freeman,Angelina Jolie, James McAvoy oynadığı film Wanted macera dolu sahneleriyle yakında sinemaseverler ile buluşuyor. Wanted filminin konusu ve özeti 25 yaşındaki Wesley Gibson (James McAvoy) hayattan nefret eden zayıf ruhlu ve tembel bir genç adamdır. Hayattan nefret etmek için iyi ve güçlü bir gerekçeleri de vardır, çünkü yaptığı her işte başarısızdır. Eziktir, kaybedendir, itilir, kakılır, hayatta başarısızlığın yaşayan örneğidir. Çalıştığı işyerinde tüm çalışma arkadaşlarının gözü önünde patronu tarafından azarlanır ve küçük düşürülür. Evindeki durum da farksızdır. Cinsellikten başka isteği olmayan kız arkadaşıyla sorunları vardır. Kız arkadaşı Wes’in dışında her erkeği adeta mıknatıs gibi kendisine çekmektedir ki, bunlara Wes’in en iyi arkadaşı kankası da dahildir. Wes sürekli kaybettiği ve aşağılandığı için çareyi yüksek dozda panik atak ilaçları kullanmakta bulmuştur. Var olma sebepleri teker teker ortadan kalkarken ümitsizliklerle dolu hayatını kurtaracak bir can simidine ihtiyacı vardır. Tam da bu noktada bir kadın yüzünden Wes’in hayatı sona erer. Ancak sona eren bildiğimiz anlamdaki eski hayatıdır. Silahların konuştuğu bir çatışmadan dönmekte olan Fox adlı bir kadın (Angelina Jolie) arabasıyla Wes’e çarpar. O andan itibaren Wes’in uzun süredir kayıp olduğu için artık unutulan babasının da Fraternity adlı bir gizli örgüt için çalışırken öldürüldüğü ortaya çıkar. Yüzyıllık bir geçmişi olan ve eğitimli suikastçilerden kurulu Fraternity’nin işlevi, kaderin önüne geçilemez emirlerini yerine getirmektir. Bu örgütün tek bir ilkesi vardır. Binlerce insanı kurtarmak için bir kişiyi öldüreceksin!..



Filmi tam ekran izlemek için TIKLAYIN.

Diş Macunları

Bize en çok sorulan sorulardan biri de “hangi diş macununu kullansam daha iyi?”dir. Oysa ne yazık ki bunun tek bir doğru cevabı yoktur. Herşeyden önce şunun altının çizilmesi gerekir : “Diş macunları ağız bakımında diş fırçalamadan sonra yer alır”. Bu ne demektir?


İlk anda bakıldığında oldukça anlaşılmaz olsa da aslında vurgulanmak istenen ağız bakımında öncelikli olanın mekanik temizlik olduğudur. Siz hangi diş macununu kullanırsanız kullanın mekanik temizlik yetersizse macundan bir fayda sağlamanız da o ölçüde imkansızlaşmaktadır. Bunu daha basitçe ifade edersek; kirlenmiş bir ocağın kaba temizliği yapılmadıktan sonra oraya saf çamaşır suyu ya da bilmem kaç lira değerindeki pahalı temizlik ürünlerinden almak arasında bir fark olmayacaktır.

Güzel bir diş fırçalama yapan bizler peki hangi macunu seçeceğiz? Macunların üzerinde yer alan açıklamalara baktığımızda içinde bulunanlar pek çok kişiye hiçbir şey ifade etmemektir. Bu nedenle de “içindekiler” kısmına bakarak macun satın almak elbette mümkün değildir. Şüphesiz sizin için en uygun olan macunu diş hekiminiz belirleyecektir ancak bugün ben size biraz bu “içindekiler”den söz etmek istiyorum.

* Hidrojen peroksit, dişleri beyazlatma amacı ile kullanılmaktadır.

* Sodyum bikarbonat bildiğimiz karbonatın kimya dilindeki ifadesidir. Diş üzerindeki lekeleri temizlemeye yardımcı olduğunu söylense de macunun içindeki fonksiyonu hala tartışmalıdır.

* Diş macunlarında sıkça göreceğiniz diğer aşındırıcılar dikalsiyum fosfat, kaolin, bentonit, silika ve kalsiyum karbonat (tebeşir) tır.

* Sodyum pyrofosfat tartar kontrollü diş macununda bulunan bir maddedir. Düzenli kullanıldığında plak oluşmasını engellediği gösterilmiştir. Ancak tartar dişinizde bir kez sertleştiğinde, bunu evde temizlemek mümkün değildir. Sadece profesyonel bir temizleme ile temizlenebilir.

* Propilen glikol, diş macununu nemli tutan bir humectant’tır ve macun içindeki katı ve sıvı bileşenlerin ayrılmasını engeller. Diş macununun içindeki diğer bilinen humectantlar sorbitol, pentatol ve gliserol’dür.

* Dioktil sodyum sulfosuccinate, deterjan tipi bir bileşen olup macunun ağzınızda köpürmesini sağlamaktadır. Sodyum stearyl fumarate ve sodyum lauryl sulfate gibi bileşenleri de görebilirsiniz ki SLS’in bu bileşene duyarlığı olan kişilerin bu duyarlılığı azalttığına inanılır.

* Sodyum sakarin en ucuz tatlandırıcıdır ve pek çok diş macununda görülür. Normal şekerden 600 kat daha tatlı olduğundan diş macununda çok küçük bir miktar kullanılır. Diğer diş macunu tatlandırıcıları aspartame ve ammoniated diglyzzherizin’lerdir.

* Duyarlılığı azaltıcı bileşenler, özellikle hassas dişleri olanlar için formüle edilmiş diş macunlarında bulunur. Strontium klorit ve potasyum nitrat dişleri sıcak ve soğuk yiyeceklere karşı duyarlı olan kişilerdeki bu rahatsızlığı giderici olarak tanımlanmıştır. Ancak etkili olabilmeleri için en az 1-1.5 aylık bir süreye ihtiyac duyarlar.

* Triclosan, anti bakteriyel bir bileşen olup diş macunlarında kullanılmak üzere FDA tarafından yeni onaylanmıştır. Yıllarca anti bakteriyel sabunlar, losyonlar, süngerler ve kesme tahtalarında aktif bileşen olarak kullanılmıştır. Diş macununda kullanılan triclosanın dişeti iltihabı ve hastalıklarına karşı savaştığı ve yetişkinlerde bakteriye neden olan plakların gelişmesini engellediği klinik olarak ispatlanmıştır. Hemen hemen bütün diş macunu üreticilerinin bunu kullanmaları beklenmektedir ancak triclosan bir ilaç olarak kabul edildiğinden, bunu içeren tüm diş macunlarının pazara girmeden önce resmi sağlık otorilerinden onayı alması gerekmektedir.

Adı ne olursa olsun macun seçiminde en önemli kriter floriddir. Bu nedenle 1000 ppm’in üzerinde florid içeren diş macununu kendiniz 1000 ppm dozun altında florid içeren diş macununu da çocuğunuz için seçmelisiniz. Ve unutmayınız ki "hiç bir diş macunu diş hekimizin yerine geçemez"
Dr. E.Bihter GÜRLER
Diş Hekimliği

Bir Tebessüm Hikayesi

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı.Hemen bir not yazdı, yolladı.
Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğle yemek yediği lokantadaki garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı.
Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamin şapkasına bıraktı.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki iki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya basladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı...
Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar...


Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuydu.

MUTLU BiR GÜLÜMSEYİŞİN YERİNİ HİÇ BİR TATLI SÖZ TUTAMAZ!

Bu da geçer... Ya Hû...

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır…


Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükret.” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer…”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır.

Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır…

Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme… Unutma, bu da geçer…”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir, Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…”

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider.

Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır…

Kim umar senden vefâyı,
Yalan dünyâ değil misin?
Muhammed-ül-Mustafâyı,
Alan dünyâ değil misin?

Kitap

Kosova'nın Çanakkale Kahramanları
Çanakkale Savaşı’na birçok insan gönüllü olarak katıldı. Savaş döneminde Osmanlı toprağı olmayan coğrafyalardan da insanların Osmanlı saflarında savaşa katılması üzerinde özenle durulması gereken bir konu. Bir zamanlar Osmanlı toprağı olan fakat savaş sırasında Sırbistan sınırlarına dahil edilen Kosova’dan Çanakkale’ye gönüllülerin gelmesi ve Türk topraklarını savunmaları oldukça dikkat çekici. İşte bu kitapta, Çanakkale’de şehit düşmüş Kosovalı kahramanların hikâyelerini okuyacaksınız.

Yazar: Ebubekir Sofuoğlu

Yayınevi: Yarımada
(11/2007)

ISBN: 9789944512961
102 sayfa
Dil: Türkçe
Türü: Anı, Mektup
Osmanlı Tarihi



Efendi/ Beyaz Türklerin Büyük Sırrı
Soner Yalçın
DOĞAN KİTAPÇILIK

Sizin hiç idam edilmiş akrabanız var mı?
Onların var! Hem de üç kişi!

Sizin akıl hastası akrabınız var mı? Peki intihar eden akrabanız? Onların var! Hem de sayıları şaşırtacak kadar çok!

Sizin başbakanlık yapmış akrabanız var mı?
Onların var, hem de on yıl!

Milletvekilliği, belediye başkanlığı yapmış siyaset adamı akrabalarınız var mı?
Onların var, sayıları yirmiye yakın!

Avrupa güzeli, futbolcu, şarkıcı, yazar, diplomat akrabalarınız var mı?
Onların var!

Sizin, büyük amcası Gazi Osman Paşa için yazılan kahramanlık marşıyla, yüz yıl sonra darağacına gönderilen Dışişleri bakanı akrabanız var mı?
Onların var!

Sizin Galatasaray ve Fenerbahçe kulüplerine başkanlık etmiş akrabalarınız var mı?
Onların var!

Sizin Mustafa Kemal'in huzurunda evlenen akrabanız var mı ya da Osmanlı Sarayı'na damat olan akrabanız?
Onların var!

Adı, İzmir Suikastı'na karıştığı için idam edilen akrabanız var mı?
Onların var!...

Onlar yüz yıl hep göz önünde oldular. Ama bir sırlarını hep saklı tuttular...

İzmirli Evliyazade Ailesi'nin sırrı neydi?

Güllaç

Ramazan'ın gülü güllacı yemekseverlerle buluşturuyor. Polat Renaissance İstanbul Hotel'in genç aşçılarından Engin Erbağuş sizler için anlattı. Hafif tatlılarla beslenmenin yolu bu tatlıdan geçiyor.

Malzemeler: (5 kişilik)
1 kg süt
125 gr şeker
yarım çay bardağı gül suyu
1 paket hazır güllaç
250 gr kavrulmuş ceviz
dekor için: toz fıstık, çilek veya nar taneleri

Hazırlanışı: Süt ile şeker kaynatılarak gül suyu ilave edilir. Güllaç yaprakları kaynatılmış süte batırılıp tepsiye dizilir. Dizilen güllaçların üzerine yarım kepçe süt dökülür. Tepsinin yarısına kadar bu işlem tekrarlanır. Yarısına gelindiğinde güllaçların üzerine ceviz serpilir. Güllaç yaprakları aynı şekilde dizilir. Son olarak birkaç kepçe daha süt dökülerek buzdolabına soğumaya bırakılır. İsteğe göre toz fıstık, çilek veya nar taneleri ile süslenir.

NOT: Ramazanda doğru beslenmek için yemeklerden sonra güllaç gibi hafif tatlıları tercih edin.

Neden

13 Sayısı NEDEN uğursuzdur?

13 sayısının uğursuz olduğuna ilişkin inanç dünyada o kadar yaygındır ki, yaşamı birçok yönde ciddi olarak etkilemektedir. Bazı ülkelerde evlerin kapılarına 13 numarası verilmez, uçaklarda 13. koltuk sırası yoktur, apartmanlarda, otellerde 13. kat ya 1 2 A' dır ya da 1 4 'tür. 13 numaralı oda yoktur. Olsa bile insanlar o odada kalmak istemezler. Hatta ayın 1 3 'ünde işe gelmeme, uçak ve tren rezervasyonlarının iptali, alışverişin düşmesi ve benzeri davranışların ABD 'ye günde milyonlarca dolara mal olduğu söylenmektedir. Bu inanç bir fobi yani bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı 'triskaidekaphobia'dır.

Genel olarak bu inancın, Hz. İsa'nın meşhur son yemeğindeki havarilerin sayısından kaynaklandığı sanılsa da, kökü çok daha eskilere mitolojik tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider.

O zamanlarda ışık ve güzellik tanrısı Balder bir ziyafet verir. Balder Vikking'lerin meşhur tanrısı Odin ile Frigga'nın oğulları olup, ay kraliçesi Nanna'mn da eşidir. Bu ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Ancak bu arada çıkan tartışmada, Loki diğer tanrılar tarafından da çok sevilen Balder'i öldürür.

Bu mitolojik hikaye ve inanış İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar yayılır. Hıristiyan din adamları bu halk masalını kullanırlar ve Hz. İsa'nın son yemeğine uygularlar. Hıristiyan versiyonunda Balder'in yerini Hz. İsa, Loki'nin yerini de hain Judas alır. Bu yemekten sonra 24 saat içinde de Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülür. Bu nedenle Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
Bu inanışlara göre 13 sayısı uğursuzdur ama ayın cumaya rastlayan 13. günü hepten uğursuzdur. Ancak böyle bir günde doğmuşsanız tam tersi, yani 13 sizin uğurlu gününüzdür.

Cuma gününün uğursuz sayılmasına Havva anamızın Adem babamıza elmayı (bence "ayva"yı!) cuma günü yedirtip cennetten kovulmasına sebep olması, Hz. Nuh zamanındaki büyük selin cuma günü olması, Hz. İsa'nın cuma günü çarmıha gerilmesi gibi olaylardan biri veya hepsi neden olmuş olabilir. Müslümanlar ise Hz. Adem'in cuma günü yaratıldığına inandıklarından bu güne diğer günlerden daha çok değer verirler.

13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin yattığını söyleyenler de vardır.

Ata NEDEN soldan binilir?

Diğer birçok alışkanlıkta olduğu gibi, bunun da sebebi, insanların çoğunun sağ ellerini kullanıyor olmalarıdır. Asırlar önce, daha çok sağ ellerini kullanan insanlar, kılıçlarını kolay çekebilmeleri için, kılıçlarını kınlarında, sol taraflarında taşıyorlardı.

Ata binerken, sol dizin altına kadar inen bu uzun kılıçla ata sağdan binmek, yani sağ ayağı üzengiye koyup, sol ayağı atın üzerine atarak binmek kılıç nedeni ile zor oluyordu.

Soldan, sol ayağı üzengi üzerine koyup, sağ ayağı atın üzerine atarak binince kılıç sorun yaratmıyordu. Özellikle savaşa giden ordularda disiplin nedeni ile bir örnek hareket edilmesi gerektiğinden, solaklar da ata soldan binmek zorunda kalıyorlardı.
Artık biniciler kılıç taşımıyorlarsa da, ata soldan binmek günümüze kadar uzanan bir gelenek haline geldi.

Cem Yılmaz 2008

Cem Yılmaz'ın son zamanlarda piyasaya sürdüğü 2008 damgalı stand-up gösterisi. Yaklaşık üç saat süren kahkaha tufanını izlemenizi tavsiye ederim. Gösteri aşağıdaki gibi üç bölüme ayrılmış durumda. Videoları tek tek izlerseniz, görüntü ve ses problemi yaşamazsınız.


Bölüm - 1




Bölüm - 2




Bölüm - 3


"Mona Roza" Şiiri

MONA ROZA

Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller



Ulur aya karşı kirli çakallar

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

Mona Roza, bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa

Ulur aya karşı kirli çakallar


Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza, ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek...


Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığa

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi


Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

Işıksız ruhumu sallar da durur

Zambaklar en ıssız yerlerde açar


Ellerin ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi

Ellerinden belli oluyor bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin ellerin ve parmakların


Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona


Akşamları gelir incir kuşları

Konar bahçenin incirlerine

Kiminin rengi ak, kimisi sarı

Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine

Akşamları gelir incir kuşları


Ki ben Mona Roza bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar su kenarında

Ki ben Mona Roza bulurum seni


Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Henüz dinlemedin benden türküler

Benim aşkım sığmaz öyle her saza

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza


Artık inan bana muhacir kızı

Dinle ve kabul et itirafımı

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı

Artık inan bana muhacir kızı


Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak


Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

Bir tüy ki kapalı gece ve güne

Altın bilezikler o kokulu ten


Mona Roza siyah güller, ak güller

Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

Mona Roza siyah güller, ak güller


Sezai Karakoç

Efsane şiir "Mona Roza"




Tüm zamanların en güzel ve gizemli aşk şiiri olarak kabul gören "Mona Roza", e-dergimizdeki ilk şiir bölümünde yerini alıyor. Akrostiş sanatının güzel bir örneği olan bu şiir günümüze kadar hep efsanelerle, hikayelerle dilden dile dolaştı durdu. Ama sonunda gerçekler ortaya çıktı. Tavsiyem, ilk olarak şiir hakkındaki haberleri okuyun ve sonra şiirdeki kıtaların baş harflerine dikkat edin! Hayatı şiir tadında yaşamak dileğiyle..

"Mona Roza" efsanesini öğrenin..
"Mona Roza"yı okuyun..
"Mona Roza"yı dinleyin..
"Mona Roza"yı izleyin..

"Mona Roza" Haberleri


Mona Roza bulundu!

50 yıldan beri dillerde dolaşan “Mona Roza” şiirinin yazıldığı Muazzez Akkaya, meraklıları için bir sırdı. Geçtiğimiz günlerde Ahmet Hakan tarafından Muazzez Akkaya’nın hayatta olduğuna dair kaleme alınan yazı, edebiyat camiasında tartışma konusu olmuştu. Karakutu.com editörleri ise “Mona Roza” efsanesine ilişkin gerçek bilgilere ulaşarak tartışmalara son noktayı koydu. Elimizdeki bu belgeleri, hiçbir yorum yapmadan, kaynaklardaki metinlerin de aslını değiştirmeden okurlarımızla paylaşıyoruz.

Aslı astarı olmayan, hakkında pek çok hikâye uydurulan ve hatta intihar ettiği rivayet edilen Muazzez Akkaya kimdir?



Muazzez Akkaya
Fakülte Numarası: 278

Orta okul mezunu memurlardan Hamid Akkaya ile Fitnat Hanım’ın kızıdır. 1930’da Geyve’de doğdu. 1949’da Kandilli Kız Lisesi’ni “Pekiyi” derecede bitirdi. S.B.F.’nden mezuniyetini müteakıb, Maliye Bakanlığı stajyer Memurluğuna tayin edilerek Devlet hizmetine girdi. Nisan 1955’te Karayolları Genel Müdirliği, Ağustos 1955’te tekrar Maliye Bakanlığı, Mart 1957’de Devlet Su İşleri Gn. Müdirliği Teşkilatlarında Memurluklara girdi. Bu arada Ankara Hukuk Fakültesi’nde fark sınavı verip sertifika aldığından, Ocak 1960’da Maliye Bakanlığı Hazine Avukat stajyerliğine, sonra Avukatlığına getirildi. Eylül 1964’de Eşi Orhan Giray’ın Tel-Aviv Mali Müşavirliğine nakli üzerine memuriyetten ayrılıp Tel-Aviv’e gitdi. 1967’de yine eşiyle birlikte Yurd’a dönüp avukatlığa başladı. Halen (Mart 1970) Ankara Barosu’na kayıldı avukatlık yapmaktadır. 7 Kasım 1958 Cuma günü S.B.O. 1944 yılı (2602 Sıra Numaralı) mezunlarından Orhan Giray ile evlendi; 9.6.1959 doğumlu Ayşegül Giray, 24.3.1961 doğumlu Ela Meral Giray adlarında 2 kızı ile 4.4.1967 doğumlu İhsan adında 1 oğlu vardır (1970). İngilizce bilmektedir.



Mülkiye hayatına aid bir hatırasını şöyle kaleme almıştır: “Fakülte’ye, daha doğrusu Mülkiye Mektebi’ne ilk yatılı kız talebe olarak girme şansı bana isabet etmişdi. Fakat o zamana kadar böyle bir ihtimal vuku bulmadığından S.B.O. müdiri Fethi Çelikbaş: “Mekteb yatakhanesinde kız talebenin yatması için müsaid yer olmadığını, ancak istediğim takdirde sadece talebeye verilen yıllık palto hakkından istifade edebileceğimi, bu takdirde de mecburi hizmet mükellefiyetine tabi tutulacağımı” beyan ettiler. Tabi kabul etmedim. Altı ay sonra Mekteb Fakülte oldu ve ben de diğer talebeyle birlikde burs almağa başladım.

Birinci Sınıfta kız talebe olarak sadece iki kişi idik. Bütün Fakülte’deki kız talebelerin sayısı sekiz idi. İkimiz de o zamana kadar erkek talebeyle bir arada okumamış olduğumuz için gaayet sıkılgandık. Bu durum Anayasa Profesörümüz Bülend Nuri Esen’in gözünden kaçmamış olacak ki, Sınıfda bir münazara tertiblemeğe karar verdi ve ikimizi karşılıklı guruplara dahil etdi. Münazara günü geldiğinde, sadece kendi sınıf arkadaşlarımız önünde konuşmamıza rağmen o kadar heyecanlanmışdık ki sonradan Hocamızın da tasvir ettiği şekilde, sapır sapır titremişdik. Ben konuşmamı yaparken sadece Hoca’ya dönerek konuşuyordum. Hocamın: “Sınıfa dönerek konuşmam” hususundaki ihtarı üzerine Sınıfa döndüğümde bütün arkadaşların bize dön şeklindeki kol işaretlerini görünce yeniden Hocaya dönüp anlatmağa başladım. Bu münazara sıkılganlığımızı atmamızda ilk adım oldu. Üçüncü Sınıfda iken Siyasal Bilgiler Fakültesi ile Hukuk Fakültesi Kız Talebeleri arasında tertiblediğimiz münazara sebebiyle, Hukuk Fakültesinin hıncahınç dolu salonunda konuşurken, eski sıkılganlığımın onda birini hissetmediğimi söyleyebilirim.”


***

Mona Roza’nın şairi Sezai Karakoç kimdir?

Sezai Karakoç
Fakülte Numarası: 412


Yasin Karakoç ile Emine Hanım’ın oğludur. 1933’te Ergani’de doğdu. 1950’de Gaazi Anteb Lisesi’ni bitirdi. S.B.F’nden mezuniyetini müteakıb, 30.11.1955’te Maliye Bakanlığı stajyer memurluğuna tayin edilerek Devlet hizmetine girdi. 11.1.1956’da, açılan sınavı kazanıp, Maliye Müfettiş Muavinliğine atandı. 3.2.1959’da Gelirler Kontrolörlüğü’ne nakledildi. 1.7.1960’da silah altına alındı; 30.12.1961’de yedek teğmen rütbesiyle terhis edildi ve Gelirler Kontrolörlüğüne döndü. 21.6.1965’te görevinden ve memuriyetten istifaen ayrıldı. Tamamen yazarlık ile uğraşmaya başladı. Bir süre Yeni İstanbul Gazetesi’nde fıkra yazarlığı yapdı. 1955’de “Şiir Sanatı”, 1961’de “Diriliş” adlarında 2 dergi çıkardı. Her ikisi de ikişer sayı çıktıktan sonra kapandı. 1966’da “Diriliş Dergisi”ni yeniden yayınlamaya başladı. Bundan sonraki durumuna dair yapılan bütün araştırma ve soruşturmalardan olumlu bir sonuç alınamadı. Elde edilen bir posta kutusu adresine gönderilen 5 mektuba da cevap vermek nezaketini ve izanını göstermedi.

Prof. Mehmed Kaplan, hakkında şunları yazmışdır: “O’nu umumi bir ideoloji veya temayüle bağlamak istersek; Dindar ve muhafazakar zümreye sokabiliriz. Karakoç, Cumhuriyet Devri’nde birbiriyle çatışan (sağ-sol) iki asli temayül’ün ikisinden de ayrı, kendisine has bir yol tutmuştur.”

Cemal Süreya: “Karakoç, Hayber’i (kalesini) yer altı sularıyle kuşatmak istiyor. Bunu yaparken Kale’nin etrafındaki hendeğin sularından da yararlanıyor.”

Ece Ayhan: “Sezai’de bir düş kamerasıyle çekilmiş izlenimi veren imajlar daha başat’dır.”

Rasim Özdenören: “..O, şiirimizde yeni bir mistisizm’in habercisi olarak geliyor.”
demektedirler.


***

Bir diğer kaynakta ise “Mona Roza” şiiri ve Sezai Karakoç hakkında şu ifadeler geçmektedir.

“Çaylardan gözümüzü açamıyoruz. Millet eğlencede. Günler – Geceler, Konserler gırla gidiyor. Nejat yine bir şiir gecesi tertipledi. Biz şiirden anlayanların geleceğini sanmıştık. Yanılmışız. Mona Roza bilmecesi çözülür gibi oldu ama, adamlarda zevk yok ki gürültüye boğdular.

Kalemini eline alan birşeyler yazmaya başladı. Şahane muharrir – şairlerle doldu gitti! Ahmet Çimen korse hikayesini tamamlamış. Daha dün anlatıyordu. Azizim, diyordu, “Hikayemin en hoş yeri korsesine – pardon sütyenine – adamın titreyen ellerini dokundurduğu andı. Kadının “yapma”diye utangaçlık göstermesinde bir ilahiyet vardır. Ben o satırları nı okuyunca ölüyorum vallahi; evlenmek istiyormuş, kız arıyormuş. Hasan Basri forsunu kaybetti. Güya arkadaşları kendisine oyun oynamışlarmış. Alp bir ukalalaştı, bir ukalalaştı görme. Hürmeti, nezaketi unutmuş. Burs alıyor da ondan. Aşıkmış. Olur ya, sinek nereye desen konar. Sezai nihayet beklendiği halde bir türlü yapamadığı garip seyahatini geçen gün adeti üzerine aniden yaptı. Sabahleyin kendisiyle konuşmuştum. Akşama tiyatro için sözleşmiştik. Öğleden sonra uçmuş. Öğrendik ki iki ay gelmeyecekmiş. Üç gün sonra bir de baktık ki karşımızda.

Sümer Kalaç bu sene bir alem. Esaretten kurtulmuş olacak ki ara mektebe gelmez oldu. Gelince de arka sıralarda oturuyor. Yıldız, Şükran falan erkek arkadaşlarından korkuyorlarmış. Üçten Muazzez, Şükran biraz açıldılar. Gönül Davran yine kendi aleminde. Hukuktan biriyle evlenecekmiş. İnşallah. Öbür Suzan Figaro Enstütisüne devam ediyormuş, vücut güzelliği müsabakasına girip kazanacağım diyormuş.”

* * *

Muazzez Akkaya ile Sezai Karakoç aynı karede!


Ve Mona Roza efsanesi tamamlandı

12 Kasım 2006 23:59
Ahmet Hakan, Sezai Karakoç´un Mona Roza şiirindeki ´giz´i Muazzez Akkaya´yı buldu. Türk edebiyatının en meşhur efsanesi de tarihe karıştı... Akkaya´nın şiirden haberi bile yok.

Muazzez Akkaya’yı buldum

ŞAİR Sezai Karakoç’un meşhur ´Mona Roza´ şiirinde, Türk edebiyatının en mahrem akrostişi gizlidir.

Şiirin her kıtasının başındaki harfleri yan yana getirdiğinizde ´Muazzez Akkayam´ çıkar.

Karakoç, 1950’de Mülkiye’de öğrenciyken yazmıştır bu şiiri.

Ancak 2002 yılına kadar hiç yayınlamamıştır.

Buna karşın tam 50 yıl kuşaktan kuşağa aktarılmıştır bu etkileyici şiir.

60’larda daktiloyla, 70’lerde teksirle, 80’lerde fotokopiyle çoğaltılmıştır.

Bu efsane şiir, bir aşk acısının yürek burkan sesidir.

Şöyle başlar:

´Mona Roza siyah güller ak güller / Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak / Kanadı kırık kuş merhamet ister / Ah senin yüzünden kana batacak / Mona roza siyah güller ak güller.´

* * *

Ketumluğu, vakarı, onuruna düşkünlüğü, içe kapanıklığı, aşırı kırılganlığı ve küskün bir çiçek oluşuyla tanınan Sezai Karakoç’un, tam 50 yıl Muazzez Akkaya hakkında tek bir kelime etmesi tabii ki beklenemezdi.

Herhangi bir babayiğidin de Muazzez Akkaya konusunu Sezai Karakoç’a sormaya cüret etmesi de düşünülemezdi.

Bundan dolayı Muazzez Akkaya, Türk edebiyatının bir büyük gizi olarak kaldı.

Giz devam ettikçe de, efsane üretmeye meyilli tipler girdi devreye.

Neler neler anlatılmadı ki...

En meşhur hikáye şudur:

Güya Sezai Karakoç, Mülkiye’de okuyan Muazzez Akkaya’ya aşkını itiraf etmiş ama karşılık bulamamış, bunun üzerine ´Mona Roza´ şiirini yazmış, şiiri okuyan Muazzez Akkaya intihar etmiş.

Bu rivayet, ´Sezai Karakoç da bu nedenle hiç evlenmemeyi tercih etmiş´ diye bitiyor.

* * *

Dikkat! Dikkat!

Edebiyatımızın büyük sırrı çözüldü.

Nasıl mı?

Anlatayım:

Bundan bir süre önce bir yazımda Sezai Karakoç’un ´Mona Roza´ şiirine ve Muazzez Akkaya’ya şöyle bir değinmiştim.

O yazının yayınlanmasının ardından New York’tan bir e-posta aldım.

Şunlar yazılıydı e-postada...

´Selam Ahmet Bey... Ben New York’ta doktorluk yapıyorum. Muazzez Akkaya’nın kızıyım. Yazınız ailecek çok hoşumuza gitti. Annemin adını yazınızda geçirdiğiniz için çok teşekkürler. Ayşe.´

Okuyunca ´Vay be´ diye haykırdım. Muazzez Akkaya’nın izini bulmuştum.

Hemen bir yanıt yazdım: ´Lütfen anneniz hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?´

Yanıt şöyleydi:

´Annem Mülkiye’de okumuş. Öğrenciliğinde çok güzel bir kadınmış. Grace Kelly tipinde. Pingpong şampiyonu olmuş okulda. Bugün anneme Sezai Karakoç’un aşkını ve şiirini sordum. Annemin bu aşktan ve şiirden haberi olmamış. Ama şunu anımsıyor: Paltosunun cebinde şairi meçhul aşk şiirleri bulurmuş! Babamla evlenirken babama bu şiirlerden söz etmiş, babam da şiir yazmaya kalkışmış annem için ama tabii ki çocukça şiirler olmuş bunlar. Annem Hazine avukatlığından emekli oldu. Maliye Bakanlığı’nda çalışırken babamla tanışıp aşk evliliği yapmışlar. 48 sene harika bir evlilikleri oldu. Maalesef geçen hafta babamı kaybettik.´

* * *

Muazzez Hanım’ın Mülkiye’de okurken ´pingpong şampiyonu´ olduğunu öğrenince...

Hemen aklıma Sezai Karakoç’un ´Ping-Pong Masası´ adlı başka bir şiiri geldi.

Şiiri bulup okudum...

Şu dizelere dikkat kesildim:

´Ha Sezai ha ping-pong masası / Ha ping-pong masası ha boş tüfek / Bir el işareti eyvallah ve tak tak / Gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi / Ne kadar güzel ne kadar sıcak / Tak tak tak tak tak.´

Gözümün önüne şöyle bir görüntü geldi:

Ezik ama onurlu Ergani çocuğu Sezai, uzak bir köşeden Muazzez’in pingpong oynamasını izlemektedir. Muazzez topa şımarık bir edayla vurdukça ´Ha Sezai ha ping-pong masası´ diye içlenmektedir.

Ne dokunaklı değil mi?

* * *

Hadi girin internete ve bu çok eski devirlere aitmiş gibi gözüken dokunaklı aşka nüfuz etmek için ´Mona Roza´ şiirini bulup okuyun.

50 yıllık büyük gizin aydınlanmasının hatırına...

Bir parça kederlenip aşka olan imanınızı tazeleyin.

Okuyun ve içinizi ısıtın:

´Yağmurlardan sonra büyürmüş başak / Meyveler sabırla olgunlaşırmış / Bir gün gözlerimin ta içine bak / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış / Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.´

Ahmet Hakan

Vitamincik Nedir?

Öncelikle sitemize hoşgeldiniz diyelim ve asıl meselemize yani Vitamincik'e sözü getirleim.

Vitamincik, şu an itibariyle iki kısımdan oluşuyor:
Birincisi; forum bölümümüz. Klasik bir paylaşım platformu.
İkinci ve yeni hizmetimiz ise; haftalık e-dergi hizmetimiz. Haftalık e-dergide herşey var ve özenle seçilmiş. Zaten birazcık takılırsanız anlarsınız.

En yeni ve yararlı hizmetlerle karşınıza çıkmak (hizmetinizde olmak:) dileğiyle. Sağlıklı ve huzurlu günler..